Türkiye’nin Tatlı Su Balıkları Yok Olma Tehlikesiyle Karşı Karşıya!
Türkiye'nin iç sularındaki 367 yerli balık türünün yüzde 38'i, kirlilik, kuraklık ve istilacı türler nedeniyle yok olma tehlikesi altında. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi'nin araştırması, 6 türün neslinin tükendiğini ve bu durumun artmasından endişe duyulduğunu ortaya koydu.
Türkiye’nin tatlı su ekosistemleri, hayati öneme sahip balık türleri için giderek daha tehlikeli bir hale geliyor. Nehir, göl ve ırmaklarda yaşayan bu canlılar, besin zincirinin temelini oluştururken, aynı zamanda su kaynaklarının sağlığının da en önemli göstergesi olarak kabul ediliyor. Ancak son yapılan araştırmalar, bu değerli canlıların geleceğinin ciddi tehdit altında olduğunu gözler önüne seriyor.
Tatlı Su Balıklarının Kritik Durumu Araştırıldı
Tarım ve Orman Bakanlığı Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü’nün koordinasyonunda Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Doç. Dr. Cüneyt Kaya ve 25 akademisyen ile uzmanın katkılarıyla hazırlanan “Türkiye Tatlı Su Balıklarının Kritik Kontrol Listesi (2026)”, iç su balıklarının ve havzaların güncel durumunu detaylı bir şekilde ortaya koydu. Araştırma, yeni tanımlanan ve geçerliliğini yitirmiş türleri belirlemenin yanı sıra, tatlı su balıklarının tür sayısını güncel verilerle netleştirmeyi amaçladı.
Endemik Türler Başta Olmak Üzere Büyük Kayıp Riski
Yapılan çalışma sonucunda, Türkiye’nin iç sularında yaşayan 367 yerli balık türünün yaklaşık yüzde 55’inin sadece Türkiye’ye özgü, yani endemik türler olduğu belirlendi. Ancak bu zenginliğin büyük bir kısmı tehlike altında. Araştırmaya göre, bu endemik türlerin yüzde 38’i, yani üçte birinden fazlası, günümüzde karşı karşıya kalınan kirlilik, kuraklık ve istilacı türler gibi tehditler nedeniyle yok olma riski taşıyor. Bu durum, Türkiye’nin eşsiz biyoçeşitliliği için büyük bir endişe kaynağı.
Nesli Tükenen Türler ve Artan Tehditler
Araştırmada ayrıca, Türkiye’nin tatlı sularında maalesef 6 türün neslinin tükendiği tespit edildi. Bu türler arasında Gölcük Gölü’nde yaşayan Gölcük dişlisazancığı, Göksu Deresi’ndeki Diyarbakır taşemeni, Seyhan ve Ceyhan Nehirleri’ndeki Adana inci balığı, Beyşehir Gölü havzasındaki Gövce, Eğirdir Gölü’ndeki Kavinne ve Hatay’daki Amik Gölü’nde yaşayan Amik akçapağı bulunuyor. Doç. Dr. Cüneyt Kaya, özellikle son yıllarda hızla artan kuraklığın bu nesli tükenme tehlikesini daha da artırmasından derin endişe duyduklarını belirtti.
Tür Zenginliği ve İstilacı Türlerin Etkisi
Türkiye, tatlı su balığı çeşitliliği açısından Avrupa ile kıyaslanabilecek zenginliğe sahip. Ülkede toplamda 367 yerli türün yanı sıra 390 tatlı su balık türü tespit edilmiş durumda. Ancak bu çeşitlilik, 23’ü kendi başına üreyip yerleşik hale gelmiş yabancı türler tarafından da tehdit ediliyor. Bu istilacı türler, doğal ekosistemlere zarar vererek yerli türler üzerinde baskı oluşturabiliyor. Tür zenginliği açısından Sakarya Nehri 65 tür ile öne çıkarken, endemik tür sayısı bakımından Antalya 28 tür ile dikkat çekiyor. En yüksek sayıda yabancı tür ise yine 10 tür ile Sakarya Nehri’nde görülüyor.
Doğal Havzaların Korunması ve Alınması Gereken Önlemler
Doç. Dr. Cüneyt Kaya, endemik tatlı su balıklarının en çok kapalı havzalarda ve birbirinden ayrışmış nehir sistemlerinde yoğunlaştığını vurgulayarak, bu sistemlerin doğal halleriyle korunmasının önemine dikkat çekti. Plansız barajlar, suyun aşırı çekilmesi, kirlilik ve yabancı balıkların bırakılması gibi sorunların bertaraf edilmesi gerektiğini belirten Kaya, bu türlerin başka bir yerde yaşamaması nedeniyle kaybolmalarının geri dönüşü olmayacağını ifade etti. Özellikle akvaryum balıklarının ait olmadıkları ortamlara bırakılmaması gerektiğinin altını çizen Kaya, yabancı türlerin yayılmasını önlemenin en etkili yolunun eğitim ve farkındalık olduğunu sözlerine ekledi.
Ekonomik Kayıp ve Gelecek Perspektifi
İstilacı türlerin yarattığı ekonomik yükün de oldukça büyük olduğunu belirten Kaya, 1960 ile 2022 yılları arasında Türkiye’de sadece balıklar değil, tüm istilacı türlerin yol açtığı toplam ekonomik kaybın 4,1 milyar dolar olduğunu açıkladı. Bu devasa rakam, biyoçeşitliliğin korunmasının sadece ekolojik değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluk olduğunu da gösteriyor. Yabancı türlerin giriş yollarını ve yayılışlarını önlemenin, türler çoğaldıktan sonra kontrol altına almaktan çok daha etkili olacağı ve hem ekolojik hem de ekonomik kayıpları azaltacağı vurgulandı.